Bağlanmak, inanmak… Bir insanın sahip olduğu fıtri bir ihtiyaç. Herkes bağlanmaya ihtiyaç duyar, ya bağlanacak bir şeyler arar ya da bağlanacak bir şeyler ortaya koyar. Adem Güneş’in de ifade ettiği gibi ‘’Hayat bağlanmalardan ibarettir.’’ Önemli olan neye bağlandığı ve nasıl bağlandığıdır.
Kişi çocukluğundan itibaren bağlanma içgüdüsü ile hareket eder, bağlanacak bir şeyler arar. Bebekliğinden başlayan bu ihtiyaç, öncelikle aile özellikle anne tarafından giderilmeye muhtaçtır. Bu ihtiyacın karşılanması zaman geçtikçe daha güçlü bir hale gelebilir, bağlanma açıklığı kişiyi farklı arayışlara yönlendirebilir. Aile ile aradaki güven ilişkisi kişinin başka kişi ve konulara olan bağlılığını etkileyen en temel etkendir. Ailedeki bağlanma durumunu sağlıklı bir şekilde sağlayamayan kişinin arayışı ve bu arayış sürecinde sağlıksız bağlanmalara meyilli oluşu gittikçe artar. Aile ile bağı zayıf olan veyahut bağlanması güven temeline oturmayan bireyler sağlıksız ve şiddetli bağlanmalar yaşayabilir. Aile ile bağ ve özellikle güven temeline oturan bağlanma sağlıklı olduğu sürece kişinin, sağlıksız ve kişiye hüsrana sürükleyebilecek bağlanmalardan uzak durması daha olasıdır.
‘’Bağlanması sağlıklı olmayan çocuk bunun bedelini topluma ödetir’’ sözü bağlanmanın sadece birey ve aile özelinde önem arz etmediğini bunun bir ülkenin bir toplumun sosyal hayatını, gelişimini çok rahat ve ciddi şekilde etkileyebileceğini açıkça göstermektedir. Çünkü çocuk, her zaman çocuk kalmayacak, en basitiyle okula başladığı andan itibaren topluma karışacak, toplumsal ilişkiler kurmaya başlayacak ve bu ilişkilerle insanları etkileyip insanlardan etkilenecektir. İşte güvensiz bağlanmalara sahip bireyin bu ilişkilerden ve özellikle zararlı olma potansiyeli taşıyanlardan etkilenme ihtimali çok yüksektir. Birey, bağlanacak bir şeyler arayacak ailesinde sahip olmadığı bağları farklı kişiler ve gruplar aracılığıyla gidermeye çalışacak bu suretle kendini tatmin etmeye çalışacaktır. Burada birey için zararlı olabilecek şahsi ilişkilere alternatif olarak bir de kitle hareketleri ile ilişki kurma ve kesin inançlı olma tehlikesi söz konusudur.
Eric Hoffer, Kesin İnançlılar kitabından kimlerin kitle hareketleri için potansiyel hedefler olduğunu net bir şekilde açıklamıştır. Hoffer’e göre yoksullar, uyumsuzlar, aşırı benciller, azınlıklar, canı sıkkınlar, günahkârlar kitle hareketleri için en potansiyelli hedeflerdir. Bu tasnife bakıldığından yoksullar azınlıklar dışında kalanların aile ile güvenli bağlanma yaşayamadığı, bu konuda sorunlar yaşadığı rahatlıkla iddia edilebilir. Bu nedenle de aile temelinden sağlıklı bağlanmaya sahip olmayan birey uyumsuz, bencil, canı sıkkın veya günahkâr olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu tehlike de onu başka bir tehlike ile karşı karşıya getirmektedir: Kesin İnançlılık.
Kesin İnançlılık, güvenli bağlanamamış, bağlanmalarında sorun yaşamış, hayal kırıklığına uğramışların en birincil sığınağıdır. Hoffer, ‘’Propaganda, onu istemeyen zihinlere kendi kendine zorla giremez.’’ derken kesin inançlı olmaya meyilli, buna açık olan bireylere işaret etmektedir. Kişi bir günde kesin inançlı olmaya müsait hale gelmez, onu bu noktaya getiren bir süreç söz konusudur. Bu sürecin sonunda kişi ya bağlanacak bir şeyler arar veyahut kesin inançlılara ihtiyaç duyan bir hareketin ferdi olabilecek duruma düşer.
Hayal kırıklığı kesin inançlılığın en temel etkeni, birincil sebebidir. Kişi hayal kırıklığına uğramış ve duyguları incinmiştir. Sığınacak bir liman, kendini değerli hissettirecek kişi veya topluluk arar. Ailesinde yeterli önemi ve desteği görememiş kişi de hayal kırıklığını iliklerine kadar yaşamış değil midir? En çok bu kişinin sığınacak bir limana, değerli hissettirecek ortamlara ihtiyacı yok mudur?
İşte kesin inançlı olmaya aday ve daha sonrasında kesin inançlı olan kişi bu beklentilerini, taleplerin bir hareketin içerisine katılarak giderme gayreti içerisindedir. Burada kişi yüce bir gayenin içinde olduğu ve bu hareketin kendisi olmadan devam edemeyeceği düşüncesiyle kendini önemli bir yere konumlandırmakta ve kendini değerli hissetmektedir. Bu kitlenin ne olduğu çok da önemli değildir. Kişinin bağlanma ihtiyacını gidermesi, kendini önemli hissettirmesi yeterlidir. Bu; ırksal, ulusal, fikirsel, dinsel bir hareket olabilir. Hoffer’in dediği gibi ‘’Kendimize bir dereceye kadar güvenebiliriz; fakat ulusumuza, dinimize, ırkımıza veya kutsal davamıza duyduğumuz güven ölçüsüz ve uzlaşmaz olmak zorundadır.’’ Burada bu kutsal davanın, kitle hareketinin içerisinde olmak kişiye değerli olduğu hissini verirken diğer yandan da bağlanma ihtiyacını giderir. Ancak çocukluğundan itibaren güvensiz bağlanmaların potansiyel kişisi haline geline bu kişi artık bir kesin inançlıdır.
‘’Bağlanması sağlıklı olmayan çocuk bunun bedelini topluma ödetir’’ bir kesin inançlıya dönüşmüş birey ile birlikte kanlı canlı bir şekilde karşımızda yer alır hale gelir. Güvenli bağlanma ile bağları kopuk birey artık bize bedel ödetecek yaşa gelmiş olmaktadır. Bu konu özelinde ‘’Yoksunluklar bizim yok oluşumuzun taşlarını döşüyor.’’ cümlesindeki yoksunluk güvenli bağlanmadır. Çocukluktan itibaren güvenli bağlanmaktan yoksun kalan kişi gelecekteki kaliteli bağlanmalardan yoksun kalacaktır.
Son söz: Esad Coşan bir sohbetinde şunları söylemektedir: ‘’Biz çocuklarımızı küçüklükten itibaren birçok korkuyla yetiştiriyoruz. Halbuki Peygamberimiz “Asaletli bir insana nasıl davranıyorsanız, çocuklarınıza da öyle davranın.” demektedir. Oysaki bizler bir köleye, bir hizmetçiye davranır gibi çocuklarımıza davranıyoruz. Bu çocuklar da hayatı boyunca bu yaklaşımdan kurtulamıyor.’’ Hiç şüphesiz bir köleye davranır gibi davranılan çocuklar gün gelecek kendini değerli hissettirecek bağlanma arayışlarına girecektir. Bunun aksine asaletli bir insana davranır gibi davrandığımız çocukların ise böyle bir arayışa ihtiyacı olmayacaktır.


